Arşiv: 'Bunları biliyor muydunuz?'

Bir Motosiklet Kazası

Yaklaşık 2 ay önce bir motosiklet kazası geçirdim. Halen geceleri kafamı yastığa koyduğumda tekrar tekrar yaşadığım bazı anlar ve değişen bazı düşüncelerim var. Bunları paylaşmak istedim.

Gökçeada

Sinem’le çıktığımız Şeker Bayramı tatilimizin son durağı Gökçeada’daydık. Sabah motorla epey bi dolaştıktan sonra bir yere yerleştik ve adanın geri kalanını keşfetmek için tekrar motorun başına geldik. İkimizin üzerinde de kask, mont, eldiven  ve korumalı botlar vardı. Sinem korumalı pantolon giymesine rağmen ben biraz koyvermiş, en sevdiğim kot pantolonumu giymiştim. Sinem, normalde kendisinin korumalı pantolonu üzerine taktığı dizlikleri takmam için ısrar etti. Diz ve kaval kemiğinin büyük kısmını kaplayan koca dizlikler… Önce itiraz ettim, biraz tartıştık ama sonra kabul edip dizlikleri taktım. Biliyorsunuz, bazı hikayelerde duvara asılı tüfekten bahsediliyorsa, o tüfek bir ara muhakkak patlar. Neyse…

Gökçeada Yolları

Oldukça sapa bir yola girmiştik. Bizden başka kimse yoktu. Arada bir durup fotoğraf çekiyorduk. Keskin bir virajın hemen yakınında fotoğraf çekmesi için Sinem’i indirdim. Ben de az ileriye kadar gidip uygun bir yerden geri dönecektim. Yol oldukça dardı ama daha fazla uzaklaşmadan dönmeye karar verdim. İleri geri fazla manevra yapmadan çabuk döneyim diye yolun mıcır olan yan kısmında arka tekerleği kaydırarak dönmek istedim. Zaten asfalt veya toprak yollarda defalarca yapmıştım. Fakat mıcır farklıymış arkadaşar. Mıcır fena kayarmış. Arka frene asıldıktan bir kaç milisaniye sonra kontrolün artık bende olmadığını anladım. O hissi biliyor musunuz? Kontrolü kaybetmenin getirdiği dehşet hissi… Henüz kaza başlamamışken, ufacık bir umudun olduğu, halen sağlam olduğunuz bir an… Halen o an aklıma gelip duruyor. Az sonra ne olacağını bilmiyorum ama iyi olmayacağı kesin gibi.

O andan sonra hatırladığım ilk şey havada olduğum… Motorun üzerinden uçmuşum, hatırladığım kadarıyla bacaklarım yere yakın, geri kalan kısmım havada. Bu sırada 750 CC’lik Moto Guzzi de tamamen yan dönmüş ve yatmış şekilde havadan beni izliyor. Sol bacağıma hafifçe çarpıyor veee ÇAT. Ve bacağımda hafif bir yanma… “Evet, sanırım bu bahsettikleri kırılma sesi” diyorum içimden. Daha önce bi tarafları kırılmış olanlar bu sesi duyduklarını söylemişlerdi.

Daha sonra hatırladığım sahnede ise sırt üstü yerdeyim. Bir iki saniye öylece yattım. Kafamı toparladım. Sonra birden sakinleştim. Artık bitmişti. Alacağım tüm darbeleri almış, bilincim gayet açık ve ağrısız bir şekilde yerde yatıyordum. Akşam üzeriydi, ışık çok güzeldi ve çıt çıkmıyordu. Peki bu çıt çıkmayan yerde biz şimdi ne yapacaktık. Bu sefer birden panik başladı. Ellerimi ve kollarımı kontrol ettim, çalışıyorlardı. Sol bacağımı oynatamıyordum. Sinem’in halen olanlardan haberi yoktu. Zaten tüm bunlar bir kaç saniye içinde oldu. Virajın açısından dolayı birbirimizi göremiyorduk, anlaşılan duyamıyorduk da. Onu göremeyince içimdeki panik duygusu daha da arttı. Hatta kızdım neden halen uyanmadı mevzuya diye. Gücümü toplayıp kaskımın içinden avazım çıktığı kadar bağırdım, “Sineeeem” diye.

Yolun ucundan beni gördü ve koşarak gelmeye başladı. Gördüğü manzara korkunçtu. Motosiklet yere yapışmış, ben de motorun iki metre ilerisinde yerde yatıyorum! Hareket edebildiğimi ve iyi olduğumu ona göstermek için eldivenlerimi çıkarmaya başladım. Sonra kaskımı da çıkardım. Yanıma gelince bacağımın kırıldığını söyledim. Saniyeler içinde 112’yi aramış, görevliye durumumu ve yerimizi tarif etmeye başlamıştı. Yerimizi de tam olarak bilmiyorduk. Elimizden geldiğince tarif ettik. Bu durum beni biraz korkuttu. Kimbilir bizi ne zaman bulacaklardı, bacağım ne olacaktı?

Hızla araç falan gelirse bi de o beni ezmesin diye iki yöne de kasklarımızdan engeller koydu Sinem. Ben bu arada tekrar sakinleşmiş, Sinem’den fotoğraf çekmesini istiyordum. O olayı hatırlamak istemeyeceğini söyledi, ben de hak verdim (gerçi sonra pişman da olduk). Bir kaç dakika sonra bir araba göründü. Ambulans değil. Sinem içinden inen insanları uzaklaştırmaya çalıştı. Bu çok önemli, çünkü yardım etmek isterken daha fazla zarar verebilirler. Şansımıza birisi adada doktormuş. Başka önemli bir yaram var mı diye çeşitli kontroller yaptı. Doktor, ailesi ve arkadaşlarıyla biraz muhabbet ettik, gülüştük. Doktor tekrar 112’yi arayıp yerimiz güzelce tarif etti. Sonra gönderdik onları gittiler.

Ambulansla gelen doktor dizliğimin o sırada atel vazifesi gördüğünü, hiç oynatmak istemediğini söyledi (al işte tüfek patladı). Düştüğüm pozisyonu hiç bozmadan sedyeye aldılar ve hastaneye doğru uzun bi yolculuk başladı. Hastanede röntgen çekildikten sonra sonuçları inceleyen doktorların konuşmalarından ve ses tonlarından bu işten ucuz kurtulamayacağımı anlamıştım. Bacağımı alçıya alıp beni göndermeyeceklerdi. Bayram günü Acil’e çağırılan tecrübeli doktor bacağıma sağlam bir atel yaptı. Sol bacağının alt kısmında üç yerden kırık var dediler. Dize de bakmak lazım, şu an net görünmüyor dediler. Beni ambulans “helikopterle” Çanakkale’ye sevk etmek istediler ama hava kararmaya başladığı için helikopter kalkamıyordu. Bu sefer acil botla gönderelim dediler, o da rüzgardan dolayı kalkamıyordu. O geceyi Gökçeada’da hastanede geçirip ertesi sabah helikopter kaldırılmasına karar verildi. Bacağımda morarma olmaması iyi haberdi. Kırılma daha farklı bir şekide olsa damarlarım da zarar görebilir, acil ameliyat gerekebilirdi. Şans işte… Gece biraz zor geçti ama Sinem hiç başucumdan ayrılmadı. Sabah helikoptere bineceğim için heyecanlıydım biraz. Diğer yandan korkutucuydu. Helikopterlik neyim olabilirdi ki?

Bundan sonrası kesin teşhis ve tedavi süreci… Asıl anlatmak istediklerim kazayla ilgili olduğu için daha fazla uzatmiycam. Sonuç olarak İstanbul’da ameliyat oldum. Kırık dizimin içine kadar gidiyormuş. Alt bacağa boydan boya platin takıldı. Onu sapasağlam sabitlemek için tam 11 adet çivi, dizdeki çatlağın kenarlarını birleştirmek için 1 adet vida kullanıldı. Ameliyat için bacağımda açılan 4 kesiğe 37 dikiş atıldı. Tüm bunlar tahmini 10 KM/sa hızla giderken yaptığım bir kaza yüzünden oldu!

Kaza yapmaya giderken

Motosikletle kaza yaparsam başıma bir şey gelme olasılığının yüksek olduğunu biliyordum. Fakat “ölmediğim sürece nasıl olsa doktorlar tamir ediyor” diye düşünüyordum. Öyle değil! Bozulan parçaları değiştiremedikleri için her zaman hasardan bir iz kalıyor. Bende ne kalır bilmiyorum. Henüz tam olarak iyileşmeye bir kaç ay uzaklıktayım. Ama durumlar iyi. Bu arada anladım ki ameliyata tedavi gözüyle bakmak, kürtaja doğum kontrol yöntemi olarak bakmaya benziyor.

Ameliyat sonrası bacağım

“Bir taraflarım kırılırsa yatar iyileşirim, sonuçta zamanla iyileşiliyor” diye düşünüyordum. O zaman o kadar rahat geçmiyormuş. Zaten zamanla iyileşir diye kesin bi şey de yok. O süreçteki belirsizlik de cabası.

“Güvenli sürüş de bi yere kadar, arada bir motorla artislik de yapmak lazım” diye düşünüyordum. Bunu düşünürken ve yaparken neleri göze almanız gerektiğini de iyi düşünün. Her zaman güvenli sürüşü tercih edin. En azından trafikte veya dağın başında artislik yapmayın.

“Kırık olsa duramazsın” özdeyişini yalanlamış oldum. Ameliyattan sonraki bir kaç saat hariç kayda değer bir ağrı hissetmedim. Bunda, kırılan kemiklerimin sürüş sırasında giydiğim dizlikten dolayı fazla dağılmamış olması da etkili olabilir.

En sevdiğim kot pantolonum doktor tarafından kesildi. Siz müdahale sırasında “En sevdiğim pantolonumdu” gibi saçma salak espriler yapmaya çalışmayın. Uyuz olup daha sonra şort olarak kullanamayacağınız şekilde kesiyorlar.

İşte o pantolon

Sinem‘in tüm bu süreçte benim için yaptıklarını düşününce gözlerim doluyo.

Dastiler

Evde süper biftek pişirme

Dışarıda 20-30 kaada satılan cinsten bir et ziyafetini bir kaç önemli noktaya dikkat ederek evde hazırlayabilirsiniz. İhtiyacımız olan önemli şeylerden biri dökme demir tava. O yüzden önce bununla ilgili yazıma göz atabilirsiniz. Biftek etin kesimine verilen ad. Genellikle ızgara, kızartma ya da fırınlama amacıyla etin dilimler halinde kesilmiş hali. Antrikot, kontrfile, bonfile gibi etin yumuşak kısımları kullanılıyor. Bunlar dananın sırt kısmında bulunuyor ve hayvancağız tarafından fazla kullanılmadığı için yumuşak oluyor. İçinde bulundurduğu yağ miktarı ve yağın dağılımı etin kalitesini belirliyor. Et içindeki yağ çizgilerine yazı (marble) deniyor. Bunlar pişirme sırasında eriyip etin yumuşak, sulu ve güzel aromalı olmasını sağlıyorlar. Bu bağlamda en kıral bifteklik et antrikot olarak biliniyor. Ardından kontrfile geliyor; bu biraz daha sert. Onun da artdından bonfile geliyor. Bonfile genelde etin en nadide kısmı olarak bilinir. Yumuşaklık açısından bu doğru. Ancak yağ dokusu zengin olmadığından ızgaralık biftek olarak çok değerli değil. Yine de benim birinci tercihim bonfiledir. Çünkü etin yağını yiyemem, ayıklamaya uğraşmak da tam bir işkence. Bonfile ise bildiğin löp et. Bunun dışında t-bone v.b. farklı kesimler de var. Hatta bonfile de kendi içinde farklı bölgelere ayrılıyor. Şimdilik fazla detaya boğulmayalım.
Damak zevkinize uygun parçayı iyi bir kasaptan satın alın. Etin canlı kırmızı olması ve ele alındığında kendini salmaması gerekiyor. Üzerinde kahverengi lekeler varsa biraz fazla beklemiş demektir. Bir de süt dana diye bir olay var. Bunlar normal danadan daha yumuşak ve lezzetli oluyormuş. Bunun rengi ise pembe olmalı. Eğer büyük market v.b. bir yerden alıyorsanız önceden kesilip paketlenmiş etleri tercih etmeyin. Kasap reyonuna gidip kendiniz kestirin. Diğer bir önemli konu dilimlerin kalın olması gerektiği. Bu biraz Amerikan tarzı sanırım, ama asıl lezzeti bu şekilde alıyoruz. Türkiye’de biftek 1 cm veya daha ince olarak dilimleniyor. Bizim alacağımız dilimler ise ortalama 2,5 – 3 cm kalınlığında olmalı. Bu konuda dikkatli olun, çünkü kasaba bu isteğinizi özellikle belirtmenize rağmen anlam veremeyip yine ince dilimler kesebiliyorlar. Ayrıca eti dövdürtmeyin ve üzerine bastırtmayın. Eline et dövme aparatını alan kasaba “yok dövmeyin” demem üzerine sevimli bir şekilde “tamam, şöyle bastırırsam olur o zaman” diye etin üzerine abanması hiç aklımdan çıkmıyor. İşte bir süt dana bonfile örneği:

BonfileŞimdi bunu ne kadar pişireceğinize karar verin. Normalde kara kuru bişey olana kadar pişiririz ama bu bifteklik ete verdiğimiz paranın ziyan olması demekmiş. Yumuşak ve sulu kalmasını sağlamak için en fazla orta-iyi derecede pişirilmesi öneriliyor. Bu camiada tam pişmiş ete ziyan gözüyle bakıyorlar :) Açıkçası orta-iyi pişmişte bile benim psikolojim bozulabiliyor, ama usulüne uygun olsun diye katlanıyoruz, napalım. Pişirme dereceleri temel olarak şu şekilde:

  • Az pişmiş (rare): Etin yüzünü tavaya göstermek… Ortası kırmızı ve hatta soğuk! Her iki tarafı 1’er dakika pişirmek yeterli.
  • Orta (medium): Ortası kırmızı ama sıcak
  • İyi pişmiş (well done): Komple kahverengi

Bir çok yer bunların arasındaki dereceleri de size sunuyor:

  • Orta-az (medium-rare): Az pişmişten hallice, ortası ılık.
  • Orta-iyi (medium-well): İyi pişmişe yakın, ama ortası pembe. Bana ve çoğu insan evladına uyan seçenek bu oluyor.

Siz de az pişmiş istemiyorsanız fırını 210 dereceye falan ısıtmanızda fayda var. Bazıları fırına hiç koymadan ocak üzerinde pişirmeye devam etmek gerektiğini söylüyor ancak bunu henüz denemedim; pişmez de dışı yanar diye korktum.

Pişirmeden önce eti tuzlamanız gerekiyor. Bunun eti sertleştireceği bilgisi burada geçerli değil. Tuz, etin içindeki bilmemneleri yüzeye çekerek dışarıda daha iyi bir çıtır tabaka oluşmasını sağlıyor. Bu çok önemli. Çok yüksek sıcaklığa ihtiyaç duymamızın temel sebebi de bu çıtır tabakayı oluşturmak. Buna “mühürleme” deniliyor. Bu sayede etin suyu içeride hapis kalıyor. Ben bu kısmına pek inanmadım ama sonuç başarılı :)
Bu arada kullanacağınız tuz da önemli. Ecnebi sitelerinde mutlaka “koşer tuz” diye bir tuz kullanıyorlar. Koşer yahudiler için helal anlamına geliyor. Koşer tuz iri, yassı taneli ve katkı maddesi içermiyor. Bu haliyle etin yüzeyine daha iyi sirayet ediyor. İstanbul’da yaşayan Yahudi arkadaşlarıma sordum ama dini olaylarla pek alakaları olmadığı için yardımcı olamadılar. Sonuç olarak bu tuzu bulamadım. Ama bunun yerine deniz tuzu kullanabiliyoruz. O da aynı özellikleri taşıyor. Belki de aynı şeydir. Aktardan veya bazı dükkanlardan deniz tuzu bulabilirsiniz. Bunu öğütüp kullanın. Bu arada sadece biftek pişirmek için değil, tüm yemeklerinizde bu deniz tuzunu kullanın. Normalde kullandığımız rafine sofra tuzu çok zararlıymış ve katkı maddeleri içeriyormuş. Deniz tuzu ise katkısız ve yararlı mineraller içeriyor. Tabii sonuçta o da tuz. Fazlası zarar.
Neyse, etin üzerine tuzu bolca serpin. Bir de taze çekilmiş karabiber dökebilirsiniz. Ben hemen hemen her tarifte karşıma çıkmasına rağmen karabiberi pek sevmediğim ve tavada yanıp duman çıkaracağı için kullanmıyorum. Son olarak eti riviera veya daha hafif zeytinyağıyla yağlayın. Antrikot veya kontrfile için bu şart değil. Bonfile ise nispeten kuru olduğu için yağlamak iyi olabilir.
Pişirme sırasında çok yoğun duman oluşacak. Pişirmeye başlamadan önce aspiratör gibi bir şey varsa son gücünde çalıştırın. Açılması gereken camları açıp kapatılması gereken kapıları kapatın. Yangın alarmı varsa bi şekilde etkisiz hale getirmeyi düşünebilirsiniz. O derece yani.
Dökme demir tavayı yüksek ateşte 10 dakika kadar ısıtın (tavayı yağlamayın). Üzerine küçük bir damla su bıraktığınızda bunun yarım saniyede falan cozurdayarak buharlaşması gerekiyor. Veya elinizi tavanın üzerine yaklaştırdığınızda 1-2 saniyeden fazla dayanamayacağınız bir sıcaklık olmalı.
Eti dikkatlice tavaya yerleştirin ve yerinden oynatmayın. Zaten ilk başlarda tavaya yapışabilir, sakın zorlamayın. Yeterince piştiğinde kolayca oynatabiliyor olacaksınız. İki dakika dokunmadan pişirdikten sonra diğer yüzünü çevirip onu da iki dakika pişirin ve hemen tavayla beraber fırına atın. Bu arada “eti pişirirken ne kadar fazla çevirirsen o kadar lezzetli olur” teorisi de geçersiz kalıyor. Tariflere göre sadece bir kez çevirerek pişiriyordum ama geçen gün kasap kare şeklinde ızgara izi oluşturusam daha iyi olacağını söyledi. Ben de fırına atmadan önce birer dakika daha çevirip pişirerek o izi oluşturdum. Ha bir de etin yanlarını da mühürlemek gerektiğini söyleyenler var. Bilmiyorum…

Tavada bonfileBu aşamada tat katsın diye üzerine bir parça tereyağı koyabilirsiniz. Beş dakika kadar fırında pişirin. Bu süreden emin değilim, kendinize göre ayarlamanız gerekiyor. Bifteği tam gerektiği kadar pişirmek tecrübe isteyen bir iş. Bu iş için yapılmış, ete batırılan termometrelerden kullanıp işi sağlama alabilirsiniz. Ben elle kontrol etmeyi tercih ediyorum. Ne delicem eti ortasından. Etin ortasına bir bıçak v.b. yardımıyla bastırdığınızda yumuşacıksa ve yavaş yavaş geri geliyorsa ortası henüz kırmızı demektir. Tamen sertleşmişse ortası tam (ve gereğinden fazla) pişmiş demektir. Sık sık kontrol ederek ikisi arasında bir noktada eti fırından alın. Yerken istediğinizden daha az pişmiş olduğunu görürseniz biraz daha pişirebilirsiniz. Ama istediğinizden çok pişmişse yapacak bişey yok. Bu arada pişirme aşamasında eti kesmemeniz veya delmemeniz gerekiyor. Bu yine etin suyunun kaçmasına neden olacaktır.
Pişirme işleminde sonra eti mutlaka dinlendirmemiz gerekiyor. Çok sıcak etin içerisindeki su, buhar halinde bulunur. Kestiğiniz zaman uçar gider, sizin et de yine kuru olur. Eti başka bir tabağa (tercihen ısıtılmış) alıp üzerini folyo ile hafifçe örtün ve en az beş dakika dinlenmeye bırakın. Bu sırada etin içindeki su tekrar sıvı hale dönecektir. Tabakta biriken suyu etle birlikte servis etmek üzere sos yapımında kullanabilirsiniz. Örneğin bu suyu tavaya geri alıp, üzerine biraz soya sosu, varsa bir kaç damla balzamik sirke ekleyerek bir taşım pişirin. Bunu servis tabağına almış olduğunuz etin üzerine ve süsleme amacıyla tabağa dökün.

Pişmiş bonfile

Pişmiş bonfile

Pişmiş Bonfile ve salata

Pişmiş Bonfile ve salata

Dökme demir tava

Ikea dökme demir tavaBi kaç ay önce Ikea’da her yanı demirden, tek parça halinde, oldukça ağır bi tava gördüm. Nedense çok ilgimi çekti ama öylece bakıp geçtim. Daha sonra arada bir onu düşünür oldum :) Bi kaç hafta sonrasında tekrar gidip gördüğümde de aldım. Nasıl bir maceraya atıldığımı henüz bilmiyordum. Dolayısıyla ilk pişirme denemem kötü oldu. Oysa ben ona güvenmiştim. Böylece araştırmaya başladım. İşte öğrendiklerimin özeti:
Bu tavaların özelliği normal tavalardan daha fazla ısınabilmeleri, bu ısıyı eşit dağıtmaları ve koruyabilmeleri. İçinde istediğiniz herşeyi pişirmek mümkün. Evinizde restoran kalitesinde biftek pişirmek istiyorsanız mutlaka böyle bir tavaya sahip olmanız gerekiyor. Ocaktan alıp direkt fırına koyulabilme özelliği var. Sapı çöpü yok. Komple demir. Fiyatlara gelecek olursak 20 TL’ye de 250 TL’ye de bulmanız mümkün. Markasına ve malzemenin kalitesine göre değişiyor. Bu kısmını henüz çok araştırmadım, elimdekilerle uğraşıyorum.
Esse tavaBu emaye kaplı bir model. Bu ay sonuna kadar Esse mağazalarında %50 indirimli fiyatıyla 37,5 TL’ye bulmak mümkün. Temizliği falan daha kolay. Emaye kaplı olması özelliğinden birşey kaybettirmiyor ama o orijinal dökme demir “hissini” yaşayamıyorsunuz :) Günaydın ve dükkan gibi seçkin kasaplardan 120 TL’ye daha harbi bir modelini almak mümkün.
Başka bir tava
Ayrıca daha “marka” ürünler satan bir ithalatçı da şu.
250 TL

Kurulum

Bu aleti satın alıp, yıkayıp kullanamıyorsunuz (emaye kaplama modeller hariç). Önce kullanıma hazır hale getirmeniz lazım. Bu işleme “seasoning” deniyor. Önceden bu işlemden geçmiş olarak satılan ürünler de var (pre-seasoned). Alırken dikkat ediniz. Kendi tavama hayat vermek benim çok hoşuma gitti.
Öncelikle tavanızı sabunlu veya sıvı deterjanlı sıcak suyla ve yumuşak bir bulaşık süngeri yardımıyla güzelce yıkayın. Bunu sadece ilk başta yapıyoruz. Bi daha tavaya sabun – deterjan değdirmek yok! Akabinde tavanın her yerini “tütme noktası” yüksek bir yağla kaplayın. Tütme noktası, yağın yanmaya başlayıp duman çıkardığı ve zararlı hale geldiği sıcaklık derecesi. Kanola yağı bu iş için Türkiye’de bulabileceğimiz en iyi yağ sanıyorum. Paksoy Kanola diye bişey çıkmıştı zamanında. Halen varsa tabii… Yoksa riviera zeytinyağı da kullanabilirsiniz. Ayçiçek yağının tütme noktası ise hafif zeytinyağından daha düşükmüş! Sızmadan zaten bahsetmiyorum, asla çok sıcak yemeklerde kullanmayın, yarardan çok zararını görürsünüz. Gavur üzüm çekirdeği yağı, avokado yağı falan kullanıyo ama bunları yurdumuzda bulmak kolay değildir sanırım. Aktarlarda bulunabilir belki. Susam yağı da oluyor.
Neyse, uygun yağı tavanın iç ve dış tüm yüzeyine ince bir tabaka oluşturacak şekilde kağıt havlu v.b. birşey ile sürün. Tavayı önceden 205 santigrad derece ısıtılmış fırına tepe taklak ederek koyun. Bunun sebebi içinde yağ birikmesini önlemek. Fırına yağ damlamasın diye de altına bişeyler koyun. Tavayı bu şekilde yaklaşık 2 saat “pişirin” ve fırını söndürdükten sonra içinde soğumasını bekleyin. Gerekiyorsa üzerindeki fazla yağı silin. Bu işlemden sonra tavanız kullanıma hazır olacaktır.
Bu işlem demir yüzeydeki pürüzleri doldurarak doğal, yapışmaz bir yüzey oluşturuyor. Ayrıca tavamızı çevre koşullarına karşı koruyarak paslanmasını önlüyor. Bu işlemi yapmazsanız, hele ki tavayı yıkayıp kurumaya bırakırsanız ertesi gün üzerinde pas lekeleri oluşmaya başladığını görebilirsiniz. Fakat bu durumdaki bir tavayı kurtarmak çok basit. Yeterki pas çok derinlere inmiş olmasın. Önce yine sabunlu veya deterjanlı suyla ve süngerle güzelce yıkayın, özellikle paslı yerleri. İyice kurulayın. Tam olarak kurutmak için orta ateş üzerinde 5 dakika kadar bekletin. Soğuduktan sonra içine 2 çorba kaşığı kadar tuz ve aynı miktarda sıvı yağ dökün. Yukarıda bahsettiğimiz gibi bir yağ kullanmalısınız. Sonra kağıt havlu yardımıyla paslı bölgeleri iyice ovalayın. Tuzunu muzunu iyice yıkayın ve “seasoning” işlemini tekrar uygulayın.

Kullanım

Yiyecekleri tavaya koymadan önce tavanın ocak üzerinde pişirme sıcaklığına gelmesini bekleyin. Tavayı yağlamanız gerekmiyor. İsterseniz ince bir tabaka oluşturabilirsiniz. Bir kaynakta yiyeceklerin tavaya atılmadan önce yağlanmasının daha iyi olacağı yazıyordu. Tava kullanıldıkça yüzeyi de olgunlaşacak ve daha yapışmaz bir hal alacak. Hatta yemeklerinize bir çeşit mangal aroması vermesi de mümkün. Bir tavanın “seasoning” süreci asla bitmiyor. Siz kullandıkça o daha bir güzelleşiyor. İşte özelliği bu. Sizinle birlikte yaşayan, yıllanan bir tava :)

Temizlik ve Bakım

Kullanım sonrası tavanın soğumasını bekleyin ve sıcak su ve sünger v.b. yardımıyla temizleyin. Işıl ışıl temizlemekten bahsetmiyorum. Tavanızı asla bulaşık makinasına koymayın ve zorunlu kalmadıkça sabun veya deterjan kullanmayın. Çok titizseniz sonuçta ölüm kalım meselesi değil, deterjan kullanabilirsiniz de, ama bu oluşturmak için uğraştığımız o tabakanın zarar görmesine veya yok olmasına sebep olacaktır. Eğer tavanın içine yapışmış yiyecek parçaları varsa bol miktarda tuz ve kağıt havlu ile ovalayın. Bu işlemi tuz beyaz kalana kadar tekrarlayabilirsiniz (muhtemelen iki kere). Tuzu tamamen atmak için tavayı yine sudan geçirin.
Bu yıkama faslından sonra kağıt havlu ile güzelce kurulayın. Bitti mi? Hayır.
Tamamen kuruduğundan emin olmak için aleti orta ateş üzerinde 5-10 dakika ısıtın. Soğumadan içini yine ince bir tabaka oluşturacak şekilde yağlayın.
Tüm bunlar zor gibi geliyor ama şahsen zevkle yapıyorum.
Kolay gessin.

Güncelleme (17 Kasım 2010): Ali isimli bir okuyucumun yaptığı detaylı yorumu gözlerden kaçmaması için buraya kopyalıyorum:

4 adet Hecha ürünü satın aldım. Yorumlardan da okuyacağınız gibi ürünler toz emaye ile kaplı. Ancak ben yine de bütün ürünlere seasoning işlemi yaptım. Sonuç : MÜKEMMEL. Seasoning işlemi ile ilgili bir dolu site inceledim. İşlem temel olarak yanma derecesi yüksek yağların belirli bir ısı ve sürede polimerleşmesi esasına dayanıyor. Sıcaklık dereceleri, kullanılan yağlar, fırınlama süreleri siteden siteye değişiyor. Kimi iç yağlardan, kimi rafine yağlardan bahsediyor. Fırınlama süreleri de değişiyor. Ben ilk olarak mini sahanımı season ederek farklı yöntemleri denedim. İlk seasoning işlemi (iç yağ ile 180 derecede 1 saat) iyi sonuç verdi ancak işlem sırasında aşırı duman ve koku oluştu. Araştırmalara devam edince yanma derecesi yüksek diğer yağları inceledim. Seasoning işlemi için Türkiye’de bulabileceğiniz en iyi yağ ASPİR YAĞI. Aspir yağını bir internet sitesinden siparişl verdim. (http://www.aspir-yagi.com) Yanma derecesi çok yüksek (260 C). Güvenilir olduğunu bildiğim bir yabancı sitede en iyi season işleminin yanma derecesi yüksek bitkisel yağlarla yapıldığını okumuştum. (Linkleri aşağıda verdim. Siz de okuyabilirsiniz.) Ben en iyi sonuç aldığım seasoning işlemini şu şekilde yaptım. Fırını 220 dereceye ısıttım. Fırın ısınırken ben tavayı ocakta hafifçe ısıttım. Silikon fırça yardımıyla Aspir Yağını sürdüm ve bir süre süzülmesini bekledim. Fazla yağı bir parça bez yardımıyla aldım (Hav bırakmayan bir bez kullanın). Önemli olan tavanın iç kısmının yapışmazlığını sağlamak olduğu için tavanın alt kısmını yağlamanıza bile gerek yok bence. Fazla yağı bir parça bez yardımıyla alınan tavayı iç kısmı aşağıya bakacak şekilde fırın ızgarasına yerleştirin. Yine de damlayacak yağlar için altına folyo serebilirsiniz. Fırında 200-220 derecede bir saat fırınlayın tavanızı. Bir saat sonra fırını kapatın soğumaya bırakın. Göreceksiniz ki sonuç mükemmel. Fırınlama sırasında koku oluşmuyor. Tavanızın rengi değişiyor. Daha şık parlak siyah oluyor. En önemlisi de diğer season işlemlerinden daha kaliteli sonuç veriyor. Deneyin mutlaka.

Yararlandığım Kaynaklar :

http://www.aspir-yagi.com

http://sherylcanter.com/wordpress/2010/01/a-science-based-technique-for-seasoning-cast-iron/

http://www.cookingforengineers.com/article/50/Smoke-Points-of-Various-Fats

Open Souls

Artık çocukluğumuzdaki bayramlar kalmadı. Çünkü kimse artık bize para vermiyor.

Nadia’nın Müziği

Nadia ComaneciBir dönem herkesi ekran başına toplayan pembe dizi Yalan Rüzgarı’nın müziklerini aradım bugün. Başlarken ve biterken çalan parçanın adı “Nadia’s Theme”. Orijinali 1971 yapımı Bless the Beast and the Children filmi için yapılmış ve o sıralar adı “Cotton’s Dream” olarak geçiyormuş. 1973 yılında biraz düzenlenerek Yalan Rüzgarı’nın müziği haline gelmiş. Amerikan ABC televizyonu 1976 Yaz Olimpiyatları’nda tüm jüriden 10 puan alan efsanevi Romanyalı jimnastikçi Nadia Comaneci’nin performansında bu müziği kullanınca adı “Nadia’s Theme” olarak kalmış. Bir dönem her gün duyduğum bu parçanın adını nerden aldığını görmek istedim ve videolardan birini buldum. Skor tabelasında 10 puanı yazamadıkları için 1.00 yazıyorlar:)

Eski görüntüler, efsanevi komünist bir sporcu ve dramatik bir müzik… Her biri çocukluğumu hatırlatıyor ve aşağıda hepsi birarada.

Orijinal video silinmiş, farklı bir tane ekledim

Hissedilen Sıcaklık da Nesi?

Fırtınanın gözüArtık hemen her hava durumu tahmininde günün en düşük ve en yüksek sıcaklığının yanı sıra hissedilen sıcaklık diye bir değer duyuyoruz. Hissedilen sıcaklık havadaki nem oranına göre hesaplanıyormuş. Devlet Meteoroloji İşleri’nin sitesinde bir de hissedilen soğukluktan bahsediliyor. Soğukluk diye bir kavram olmadığını sanıyordum ama devletin meteoroloji birimi söylediğine göre olabilir. Bu da rüzgarın hızına göre hesaplanıyormuş. Hissedilen sıcaklık lafını televizyonda ilk duyduğum anda izleyicinin ilgisini arttırmak için uydurulan bir kavram olduğunu düşündüm. Halen de öyle düşünüyorum, zira az önce verdiğim resmi bağlantıda da bunun gereksiz bir bilgi olduğundan bahsediliyor. Sonuçta birisinin hissedeceği sıcaklık genetik özelliklerinden psikolojisine kadar farklı ve çeşitli özelliklerine bağlı. Ayrıca bugüne kadar alıştığımız değer sisteminin karışık ve anlaşılmaz bir hale gelmesi söz konusu. Yani bana hava -4 derece olacak derseniz 26 yıllık tecrübelerime dayanarak bunun nasıl birşey olacağını bilirim. Bana hava -20 derece olacak derseniz bunun da nasıl birşey olacağını bilirim. Ama bana hava sıcaklığı -4 derece, hissedilen sıcaklık -20 derece olacak derseniz “Nasıl yani!?” derim. Bunun yerine hava sıcaklığı -4 derece olacak ve rüzgar orta kuvvette esecek dense daha iyi olur.
Hepinize donsuz geceler diliyorum.

Askıda Ekmek

Askıda kahveBir kaç ay önce bir arkadaşın forward ederek gönderdiği bir e-postada askıda kahve diye bir kavramdan bahsediliyordu. Venedik’te turist olarak bulunmuş birinin ağzından yazılmış bir hikaye… Bunlar bir kafeye gidiyorlar. İçeri birisi giriyor ve “İki kahve, biri askıya” diyor. Garson bir kahve getiriyor ve duvardaki panoya bir kağıt asıyor. Bir-iki kişi daha gelip aynı şeyi yapıyor. Daha sonra içeriye yoksul görünümlü bir kişi giriyor ve askıdan bir kahve istiyor. Garson da adama kahve getirip panodaki kağıtlardan birini indiriyor.
İlk okuduğumda “bu ne lan!” diyerek çok hislenmiş ve gururlanmıştım. Bu olayı buraya da yazmıştım. Daha sonra burada konuyu okuyan bir arkadaşım “o ne olm, sil onu” dedi. Hemen google’da konuyla ilgili bir arama yaptım ve bu hikayenin çeşitli versiyonlarının sevgiçiçeği, aşkböceği tipi sitelerde yayınlandığını gördüm. Hatta birisi bu olaya Türkiye’nin bir köyünde rastladığını yazıyordu. Bu kadar farklı versiyonu olan ve sevgi, dostluk sitelerinde yayınlanan hikaye benim için de gerçekliğini anında kaybetti. Zaten bir PowerPoint sunumu olarak gelmiş olması da yeterince geyik havası vermişti. Ben de sildim harbi siteden.
Bugün aynı e-posta yine geldi. Bu sefer sonunda “Biz de böyle bişey yapalım. Mesela ekmek için yapalım” gibi bir kısım vardı. Onu da arattım. Gerçekten de Türkiye’de böyle bir uygulama başlatılmış. Hem de iki buçuk yıl önce…
Bilgi 1
Bilgi 2

DJ Olayını Çözdüm

Bildiğiniz gibi son yıllarda DJ’lik denen bir müessese yükselişe geçti. Genel olarak Rock müzikle büyümüş, efendime söyleyim klasik batı müziğinden rızkını almaya çalışan, klasik Türk müziğindeki koma denen arızalı notaların gizemiyle boğuşan gençler olarak ne zaman bir DJ görsek aramızda hep şu şekilde muhabbet başlar:
– N’apıyo abi şimdi bu?
– Valla ben de bilmiyorum ama o kadar insan izlediğine göre bi’şeyler yapıyo heralde.
– Olm Batu (DJ adıyla B++, liseden dostumuz) diyo ki çok zor bi’şeymiş.
– Aslında ben ona olayı sorucam da görüşemiyoruz.

Evet arkadaşlar… Sanırım ben olayı çözdüm. Biz olaya başından beri önyargılı yaklaşıyorduk. DJ denen insan müzisyen değil! Öyleyse müzik çalarken sahnede ne yapıyor? Anladığım kadarıyla, en basit haliyle, kimin yaptığı dinleyiciler tarafından pek önemsenmeyen dans parçalarını ortama en uygun sırayla ve en uygun tempoda plaktan çalıyor. Yani bizim alışageldiğimiz sahne performansından, müzisyenlikten, enstrumanistlikten daha farklı bir kavram. Bunu iyi bellersek bundan böyle hayatımızdaki problemlerden birini daha çözmüş olacağımızı düşünüyorum? (Biraz geç oldu ama…)

Çaydanlık Adamlara Dikkat

Yaz mevsiminin gelmesiyle çaydanlık adamlar da boy göstermeye başlayacaklar. Peki ama kimdir çaydanlık adam? Yaz sıcağında, otobüste ayakta dikilirken çenesinin altında her an düşmeye hazır ter damlası bulunan şahıstır. Bu haliyle kaynamakta olan suyun üzerinden alınan demliği andırdığı için çaydanlık adam adını almıştır. Hemen dibinde oturmakta olan şahıs için ciddi bir tehdit oluşturur. Üzerinize damlamak üzere olan ter damlasından kaçmak için hemen hemen hiç şansınız yoktur. Çünkü kendi halinde ayakta duran bir insana “Birader biraz öteye çekilir misin?” diyemezsiniz. Hadi dediniz diyelim; “Hayırdır?” diye sorduğunda yapacağınız açıklamayı çok merak ediyorum.
Yıllar önce bir deneyimim olmuştu. Sıcak bir yaz günüydü. Otobüste arkadaşımla oturur vaziyette yol alıyorduk. Tepemdeki çaydanlık adamı farketmemle benim için kabus dolu anlar başlamıştı. Bir yandan derdimi paylaştığım arkadaşımın gülüşüne tevazu içerisinde ayak uydurmaya çalışırken diğer yandan çaresizce kaderin kollarına bırakmıştım kendimi. Doğanın kararı kesindi; yerçekimine boyun eğen ter damlası koluma damlayıvermişti. Ama yılmadım. Mutlak çaresizliğin bende yarattığı travmayı atlatmayı başardım ve şimdi size sesleniyorum:
Yazın yaşa, kışın taşa oturma
Motoru bozarsın
Çaydanlık adamı hafife alma
Balatayı yakarsın

Hülyakoçiyt

Hülya Koçyiğit desenize bi… Hülya Koçiyt diye çıkmıyo mu insanın ağzından?
Farkettim de kendimi bildim bileli Hülyakoçiyt diyorum. Aslında o insanın adı Hülya Koçyiğit’miş.